Hangi Milliyetçilik?

Ziya Gökalp, Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal, Mümtaz Turhan, Erol Güngör…

Birçok isimle uzatılabilecek bu liste ortak noktaları Türk milliyetçisi olmak, dünyayı tanımak, akademik yetkinlik ve entelektüel donanım anlamında çağdaşları olan bilim adamlarından hiç de geri olmamak ve şüphesiz Türklüğün ve Türk Dünyası’nın içinde bulunduğu durumdan daha ileriye, daha iyiye gitmesi için yol haritalarına sahip olmak olan mümtaz bilim insanlarının listesi.

Geçmişi yücelterek günün koşullarına isyan etme her ne kadar Antik Yunan’da bile var olan bir davranış olarak klişeleşmiş olsa dahi bugün; dünyayı böylesine tanıyan, İsviçre’de, İngiltere’de kürsü sahibi olan ve milliyetçiliği bir ülkü ve hayaller bütününün izinde olmak olarak algılayıp dünyada sözünü geçirebilen kaç isim sayabildiğimizi düşününce bu serzenişte bulunma hakkına sahibiz.

Geçmişle yaptığımız kıyas neticesinde ulaşabileceğimiz sonuç maalesef Türk milliyetçilerinin başladıkları noktadan geride olduklarından başka bir şey olamayacaktır. Bu tespitin sonucunda bir analiz yapabilmek ve kendimize çözüm yolu çizebilmek için muhakkak Türk milliyetçileri olarak özeleştiri yapmamız gerektiği düşüncesindeyim.

Yazıyı okurken de hiçbir kurumun, hiç kimsenin ve hatta hiçbir şeyin sorumlu ve suçlu çıkarılması gibi bir gayem olmadığının belleğinizde olması bir ülküdaşınız, bir kardeşiniz olarak ricamdır. Zira yaşanan duraklamanın sorumlusunun hiç kimse değil hepimiz olarak değerlendirilmesinin doğru olduğunu düşünmekle beraber bu krizden çıkışın da belli kimselerin değil hepimizin kitlesel olarak inisiyatif kullanmasıyla mümkün olacağı kanaatindeyim.

O halde özeleştirimize başlayalım:

Öncelikle milliyetçiliğimizin gayesini, yöntemini ve kitlesini ele alalım. Yüz yılı aşkın süredir kurumsal olarak faaliyet gösteren Türk milliyetçiliği maalesef “Türk milliyetçiliği ne için, nasıl ve kimlerle icra edilir?” sorusuna berrak ve istikrarlı bir cevap verememiştir. Hareketin kitle hareketi mi aydın hareketi mi olması gerektiği konusundaki belirsizlik bu sorunun üç unsurunun da muğlak ifadelerle geçiştirilmesine sebep olmuş ve doğal olarak ne varacağı hedefi, ne izleyeceği yolu ne de kaç kişiyle yolun alınacağı bilinmedikçe kervan yolda düzülememiştir.

Amaç, usul ve kitle konusundaki şahsi görüşlerimi başka yazılarla daha detaylı ifade etmenin daha uygun olacağını düşünerek bu yazıda yalnızca bu sorunun sebebine odaklanmak istiyorum.

Bana kalırsa bu sorunun en büyük sebebi Türk milliyetçiliğinin siyaset merkezli bir hareket halini almasıdır. Gayenin Turan, Süper Güç Türkiye Cumhuriyeti veya Türk asrının temel taşı olacak Türk medeniyetini kurmak olması gerekirken daha fazla oy almak, daha etkin siyaset yapmak olarak konulması mevcut halimizin maalesef en büyük müsebbibidir.

Siyasal olarak başarılı olup olmadığımız tartışmasını yapmak benim işim de haddim de değil, ancak başarıyı siyasal olanda aramanın yanlışlığını vurgulamayı kendime görev addediyorum. Zira cevabını aramamız gereken sorudaki üç unsurun (gaye, usul ve kitle) siyasi boyutu bizi bazı zorunluluklara hapsetmektedir. Merkezinde siyaset olan herkesin ve her siyasal hareketin birinci amacı iktidar olmak, usulü popülizm, kitlesi ise seçmenleri olmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyet Türk milliyetçilerini kitlenin ilgisini çekebilecek popülist söylemlere en başta da terörle mücadele vurgusuna hapsetmiştir. Bu vurgu bizde terörle mücadele konusunda milli hassasiyet gösteren herkesi milliyetçi kabul etme refleksi doğurmuş, kısır bir döngü neticesinde de milliyetçilere oy vererek teröre tepkisini gösteren milliyetçilerin yalnızca terörle mücadele konusunda etki doğurması, söylem geliştirmesi sonucuna yol açmıştır.

O halde özeleştirimizi yaparken belli sorulara beraberce cevap verelim:

-Türkçeye hâkim olmayan bir vatandaş sırf teröre gösterdiği tepki sebebiyle milliyetçi olarak sayılabilir mi?

-Her halde daha ileriye gitmeyi hedeflemeyen, bu hedef doğrultusunda mevcut durumu rasyonel olarak anlamaya çalışarak sorunlara çözüm önerileri geliştirmeyen bir insan sandığa attığı oydan ötürü ülkücü olarak adlandırılabilir mi?

-Dünyayı tanımayan, dünyayla rekabet edebilecek entelektüel donanıma sahip olamayan ve sanatsal, kültürel, bilimsel ya da düşünsel alanlarda değer üretemeyen bir kişi bir yürüyüşe, konsere ya da mitinge katıldığı gerekçesiyle bir fikir hareketinin mensubu olarak kabul edilebilir mi?

-Hedefimiz Turan ise, bırakın Doğu Türkistan’ı sınırımıza 3-4 saat mesafedeki Karabağ, Tebriz ve Kerkük ile ilgili hiçbir stratejisi ve akılcı politikası hatta bir hissiyatı olmayan bir insanı hangi özelliği Türk milliyetçisi ilan edebilir?

-Amacımız Türkiye’nin dünya gücü olması ise, tarihin başladığı günden bugüne dünya güçlerini tahlil edemeyen, onları dünya gücü yapan şartları ve uygulamalarını karşılıklı olarak araştırıp ders çıkarabilecek birikime sahip olmayan bir insanı hangi slogan milliyetçi yapar?

-Gayemiz Türk medeniyetini kurmak ve/veya canlandırmak ise bırakın medeniyet kurmayı, atalarının medeniyet kurarken sahip olduğu bilimsel zihniyeti, sanat, mimari, edebiyat alanlarındaki estetik kaygıyı idrak edemeyen bir insanı hangi el/kol işareti ülkücü ilan eder?

Bu sorulara verilecek cevap ancak ve ancak bugüne kadar milliyetçiliğimizin tanımındaki paradigmanın “cepheyi” sağlamlaştırmak amacıyla insanları milliyetçi ilan ettiği şeklinde olabilir. Cepheyi sağlamlaştırma kaygısının belki amacında başarılı olduğunu ama Türk milliyetçilerini değer üretmesi gereken her alandan uzaklaştırdığını söylemek ise bugün edindiğimiz acı tecrübelere bakıldığında mümkündür.

Milliyetçiliğimiz için araç olarak kullanmamız gereken siyaseti amaç edinen bizler milliyetçiliği araçsallaştırıp maalesef popülizm çıkmazına hapsettik. Daha fazla oy aldıkça galip, daha az oy aldıkça mağlup hissettik. Milliyetçilerin yarışının Türkiye’deki diğer siyasi hareketlerle olduğu illüzyonunda kendimizi yitirdik. Oysa Türk milliyetçilerinin yarışı Türkiye’deki diğer siyasi gruplarla değil, dünyanın tamamıyla olmalıydı. Düşmanlık içinde bulunmadan rekabet ettiğimiz dünyayla yapacağımız alışverişle Türk milliyetçiliğine hüviyetini yeniden kazandırmak ve Türkiye’de siyasi yarışın içinde bir bileşen değil Türk milletine yeniden yol gösteren olmak zorundayız. Bu mecburiyetimizin en güzel örneği kendimize mevcut durumun daha kötüye gitmemesini görev edinerek bekçi köpeğini değil öne atılıp çıkış yolunu gösteren Bozkurt’u sembol olarak almamızdır.

Yalnızca daha iyi siyasetçiler yetiştirmeyi değil daha iyi sanatçılar, daha başarılı bilim adamları, daha üretken fikir adamları yetiştiremeyi kendisine hedef koyan ve başarıyı bu yetiştirdiği insanlara göre tanımlayan bir paradigma inşa etmemiz gerekmektedir. Bu inşa sürecinde medeniyetin taşlarını siyasetçilerin değil sanatçıların ve bilim insanlarının döşeyeceği gerçeğinden hareket etmek bizim için mecburiyettir. Bu paradigma ile güncel siyaseti ve siyaset dilini değil dünyayı, bilimi, teknolojiyi, 21. Yüzyılın meselelerini gündemimize koymalıyız. Yüz yıl önce Türkçülerin iktisattan Türkoloji’ye, hukuktan sosyolojiye, klasik müzikten klinik psikolojiye dair bilgi ve görüş ürettiğini ve birçok alanda dünyada saygın isimler yetiştirdiğini unutmamalı, elli sene önce ahlaktan tarıma, Türk Dünyası’ndan üretim ekonomisine vizyon geliştirenlerin emanetine hıyanet etmemeliyiz.

Hepimizin bir şekilde ortaya çıkmasında veya büyümesinde pay sahibi olduğu bu hataların son bularak ortaya çıkmış olan zararların telafi edilebilmesi için Türk milliyetçilerinin yapay zekadan kuvvetler ayrılığına, kadın haklarından çevre ve ekoloji politikalarına bir gün dahi kaybetmeden ilgi geliştirmesi artık bir zorunluluktur. Bu hamlelerin yapılması girdiğimiz krizi fırsata çevirmenin tek yoludur.

Bu paradigma değişimini gerçekleştirebilecek olanlar biz genç, eğitimli ve modern dünyayı tahlil edebilen Türk milliyetçileriyiz. Ancak zihinsel bir dönüşümle mümkün olabilecek bu dönüşümü önce birey olarak, sivil bir düşünce tarzı geliştirerek ve bir araya gelerek gerek sivil toplum faaliyetleriyle gerek ortaya konulacak yayınlarla gerçekleştirebiliriz. Atılacak ilk adım da bizi bu duraklamadan çıkaracak olanın bir lider figürü yahut bir siyasi oluşum olmadığını idrak ederek kimseyi beklemeden bir adım öne çıkmak olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki Türk milliyetçilerinin önünde iki seçenek vardır: ya bugüne kadar devam eden anlayışa sahip olup yıllardır ilerleyemeyerek koruduğumuz ve bugün hala durduğumuz yeri korumaya çalışacağız ve milliyetçiliği siyasi elitin enstrümanı haline getireceğiz; ya da milliyetçiliğin doğuşu ve gelişimine yakışır olarak, milliyetçiliğin kurucu kimliğini yeniden canlandırma amacıyla, öne çıkacak, inisiyatif alacak devinim sahibi, gelişmeci ve, bilerek bu kelimeyi kullanıyorum, devrimci bir milliyetçilik dili inşa edeceğiz.

Cevabını vermemiz gereken soru belli: Hangi Milliyetçilik?

Leave a Reply